modern yaşamın yeni kuralları; iş hayatının hızı, sürekli değişen teknoloji
dünyanın kapılarını açarken bir yandanda;
insan ilişkilerine kısıtlamalar ve yeni bastırılmış duyguları mı yüklemiştir?
insan ilişkileri bu kısıtlamalar, bastırılmışlıklar ve teknolojinin
ağır yükü altında ezilip perişan mı oluştur?
doğal yaşamdan kopmuş insan ilişkileri;
kokusuz, mimiksiz, tadsız, tuzsuz, geçici ve tüketici
belirli bir yerde aynı atmosferi paylaşmadan;
deniz kıyısında birlikte üşümeden
sıcakta birlikte terlemeden
gözlerimizin içine bakamadan
birlikte yürüyüp, tartışmadan
kurulan iletişim ne kadar doğal ve sağlıklı olabilir?
bu yeni iletişim sadece yalnızlığın son serzenişleri olmalı!
artık büyük ürünsüz, susuz, kurak ve çatlak bir tarlanın ortasında yapayalnız
insan
insan kısıtlı, doğal olmayan ilişkiler içinde fikirlerinin değişmez doğrulukla
olduğunun ve birey olarak özgürleştiğinin gerçek dışı halisilasyonuyla
endişeli, korkak, şüpheci, güvensiz, kıskanç, öfkeli, yıkıcı duygularla dolmuş
doğallık, sevgi, güven, dürüstlük, saygı gibi yapıcı duygular
sadece birilerine birşeyler satmanın ve "onun parasını al" felsefesinin
tiyatral maskelerin sürekli gülümseyen mimiksiz haline dönmüş,
sahteleşmiş
tüm bu gerçekten uzaklaşmış kısıtlılık içinde insan nasıl emin olabilir?
yaşam biçiminin, işinin, arkadaşlarının ve hatta sevdiği insanın
ve diğer seçimlerinin bu kısıtlamaların bir zorlaması mı yoksa gerçek seçimi mi
olduğunu...
zor soruların ve yalnızlığın zamanı gelmiştir;
belki de kendimize sorduğumuz zor soruların cevaplarını
dürüstçe verbilmemiz çevremize eleştiri yapmayı bırakıp,
yalnız kalarak düşünmemiz;
yeni ve dürüst değerler yaratmamıza neden olacaktır.
kendimiz için olmasa da çocuklarımızın hatrına
anlamlı bir yaşamın dürüst tohumlarını atma vakti gelmiştir...
ERDİNÇ TEKELİ-2010
GÜZEL ANLAR
30 Nisan 2011 Cumartesi
23 Nisan 2011 Cumartesi
MUHTEREM MUHİT:
Belirli bir muhitin esiri olur insan;
yakından uzağa tüm ilişkiler bir tür gelişmeye kapalı:
bedensel ve ruhsal sabitlenme ister...
bireysel değişim ve yenilenme muhitlerin, mahallelerin, yörelerin
kabul edemeyeceği birşeydir.
aileden başlayan bu sabitlenme ve hareketsizlik muhitin ilk yapı taşlarıdır;
insan zaman içinde her ne kadar mental gelişme gösterse de,
rolleri bellidir yörelerin; bu rol dışına çıkmasına izin vermez köylü kafa...
belki de bu yüzden küçük veya büyük farkları yaratan insanlar:
genellikle belli bir yerde sabit kalmadan dolaşan gezginlerdir:
genç arkadaşım;
hafif ol ve çabuk yer değiştir...
güzel arkadaşım; eşyaların portatif ve az hacimli olsun...
eskiye değil yeniye heves et hep ve sakın günlük tutma...
gittiğin yerlerin iç ferahlatıcı yerler olmasına özen göster ve
mümkün olduğunca kaç sosyal denen kümes hayvanı durumundan;
bir yerde bir esnaf sana isminle seslenmeye başladığında;
bilki orayı terk etmenin vakti yaklaşmaktadır....
insanlara yalan atma ama çok samimi de olma...
mümkünse; hiç konuşma.
konuşmanın medeni olmak dendiği dönem geçmişte kalmıştır çünkü.
konuşulacak herşeyde konuşulmuştur zaten...
modern insanın konuşması kümeste tavukların gıdaklamasıdır..
genç arkadaşım:
umudunu kaybetme sakın;
yollarda gezen yalnızların sayıları artacak ve aşkta bulacak seni merak etme...
modern sosyallik aşkın doğal yapısının önündeki en büyük engeldir;
(bilirsin sen şu bayağı sıkıcı hikayeleri zengin kız, yoksul erkek zırvasını)
yani kısaca ve uzunca ve ortaca derim ki;
git hep ve gittiğin yerlerde iyi bir iş tutabilecek ustalıkta ol;
mesela aşçı ol; lazım teknik bir işe bak yani...
apoletler, ünvanlar, mevkiler esir olmanı kolaylaştırır...
uzak dur bunlardan ve bu tür işlerden;
sürekli devinen, değişen, hareketli, fiziksel ve ruhsal deneyimler yaşa....
Erdinç TEKELİ
Ekim-2010
yakından uzağa tüm ilişkiler bir tür gelişmeye kapalı:
bedensel ve ruhsal sabitlenme ister...
bireysel değişim ve yenilenme muhitlerin, mahallelerin, yörelerin
kabul edemeyeceği birşeydir.
aileden başlayan bu sabitlenme ve hareketsizlik muhitin ilk yapı taşlarıdır;
insan zaman içinde her ne kadar mental gelişme gösterse de,
rolleri bellidir yörelerin; bu rol dışına çıkmasına izin vermez köylü kafa...
belki de bu yüzden küçük veya büyük farkları yaratan insanlar:
genellikle belli bir yerde sabit kalmadan dolaşan gezginlerdir:
genç arkadaşım;
hafif ol ve çabuk yer değiştir...
güzel arkadaşım; eşyaların portatif ve az hacimli olsun...
eskiye değil yeniye heves et hep ve sakın günlük tutma...
gittiğin yerlerin iç ferahlatıcı yerler olmasına özen göster ve
mümkün olduğunca kaç sosyal denen kümes hayvanı durumundan;
bir yerde bir esnaf sana isminle seslenmeye başladığında;
bilki orayı terk etmenin vakti yaklaşmaktadır....
insanlara yalan atma ama çok samimi de olma...
mümkünse; hiç konuşma.
konuşmanın medeni olmak dendiği dönem geçmişte kalmıştır çünkü.
konuşulacak herşeyde konuşulmuştur zaten...
modern insanın konuşması kümeste tavukların gıdaklamasıdır..
genç arkadaşım:
umudunu kaybetme sakın;
yollarda gezen yalnızların sayıları artacak ve aşkta bulacak seni merak etme...
modern sosyallik aşkın doğal yapısının önündeki en büyük engeldir;
(bilirsin sen şu bayağı sıkıcı hikayeleri zengin kız, yoksul erkek zırvasını)
yani kısaca ve uzunca ve ortaca derim ki;
git hep ve gittiğin yerlerde iyi bir iş tutabilecek ustalıkta ol;
mesela aşçı ol; lazım teknik bir işe bak yani...
apoletler, ünvanlar, mevkiler esir olmanı kolaylaştırır...
uzak dur bunlardan ve bu tür işlerden;
sürekli devinen, değişen, hareketli, fiziksel ve ruhsal deneyimler yaşa....
Erdinç TEKELİ
Ekim-2010
27 Şubat 2011 Pazar
YAŞAMSAL İLKELER
- Gerçek değişim, kimi eski şeyleri bambaşka görmeye başlamaktır.
- Pencereniz kirliyse dışarı çıkıp manzarayı parlatmanız boşunadır.
- Siz kendinizi sevmiyorsanız başkaları niye sevsin?
- Anne-babanız doğumunuzdan sorumludur, yaşamınızdan değil.
- Kendinize yön arıyorsanız, yolunu kaybetmiş birine sormayın.
- Dostluk, ayrı oldukları zaman insanları birlikte tutar.
- Özveri, çiçeğin köküdür.
- Geçmişi bir kitap gibi kullanın, eviniz gibi değil.
- Birçok insan, yaşamının büyük bölümünü olduğundan başka görünebilmek için boşa geçirir.
- İlerlemenizin önündeki en büyük engel kendinize güvensizliğinizdir.
- Acı, mutluluğa göre daha çok şarkı bestelemiştir.
- Her davranışında başkalarının onayını arayan kişiler yaşamın birçok güzelliğini ıskalar.
- Yüzeyde hazine bulamazsınız.
- Kahkaha ruhun dansıdır.
- Mucizeler, enerjinizi korkularınıza değil, düşünüze verdiğinizde başlar.
- Karşınızdakini dinliyor musunuz, yoksa konuşmak için sıra mı bekliyorsunuz?
- İkiyüzlülük yalnızca sahibi tarafından görülemez.
- Yaşamınızı para kazanma denemesi olarak kullanmayın.
- Cennete gitmenin iki yolu vardır:
- Gerçekten öldüğünüzde
- Gerçekten yaşadığınızda
- Gerçek zenginlik, zamanınızı insanlara vermektir, para karşılığı satmak değil.
- Müziği notaların arasındaki sessizlik meydana getirir.
27 Ocak 2011 Perşembe
İnsanlar kendilerine kişilikleri için çizdikleri zihinsel kalıpların dışına çıkamazlar. Bizler çözümü defalarca duyduğumuz halde kendimizi oturttuğumuz dar çerçeveden çıkış için gayret göstermeyen garip insanlarız.
Hayatın bazı insanlara "tesadüfen başarma, yükselme, zengin olma vs." şansı tanıdığını zannedenimiz çoktur. Bir çoğumuz müzisyenlerin, yazarların, şairlerin, para babalarının bu işi anne karnında kendilerine verilen kabiliyetlerle gerçekleştirdiklerini sanırız. Bu inanca göre bazılarının ne maharetli anneleri varmış. Bu yanlış zanları kabul etmeyen bir çok insan bile farkında olmadan aynı kalıplarla kendisini kilitlemiştir. En meşhur zenginlerin bir zamanlar simit sattıklarını, ayakkabı boyacılığı bile yaptıklarını öğrenince şaşırırız. Bir çok yazarın vaktiyle kalemi bile tutamamalarına inanamayız.
Neden bazı insanlar bazıları arasında sıyrılıverir veya sivriliverirler. "Adaletli ve şefkatli yaratıcı, normal şartlar altında doğan her insanı her türlü başarıya ulaşabilmelerine imkân tanıyan bir potansiyelle dünyaya göndermiştir. Ancak dünyaya geldikten sonra sınırlılıklar başlatılır. Anne-babası veya çevresi tarafından aşağılanan bir çocuk etrafında kalıplar başlamıştır. Daha sonra insan "var olduğunu" hissettirmek amacıyla çırpınmaya başlar. Bakkaldan getirilen bir ekmek, ilk karne notları, takdim edilen bir çiçek, içinde bu amacı gizli tutar. Oysa bazı insanlar "bu olmamış", "sen bunu başaramazsın" demekten çekinmezler. Bizler de çoğu zaman sözleriyle cinayet işleyen, kabiliyetleri körelten; başarısızlık, çekingenlik, korkaklık imajı oluşturan insanlardanız ne yazık ki... Yas tutmayı sevdiğimiz kadar, eleştirmeyi, olumsuzlukları ileri sürerek karanlık bir zihinsel tablo oluşturmayı seviyoruz.
İnsan her teşebbüsünde hedefine ulaşamadığında bunu başarısızlık olarak görürse bulunduğu noktada çakılır. Oysa durumu yeniden inceleyen insan için her başarısızlık başarıya bir adım daha yaklaşmanın işaretidir. Ani yükselişlerin ise gerçek başarıyla ilişkisi yoktur. Bir balon gibi büyür ve söner.
Hayalimizde yaşadığımız iç konuşmaların fiillerimizde oluşturduğu sınırlara bakınız: "Zengin olmak mı? Bu iş için büyük sermaye lazım. Yazar olmak mı? Konuşmasını bile bilmiyorum; anne karnında böyle bir şey öğrenmedim. Erkek ve kadın arasındaki küçük bir farktan başka kimin beyni kimin beyninden küçük veya büyük.
Kaderin sahibi kimseyi başarısızlığa zorla mahkum etmemiştir. Ortamın sürükleyişine kendimizi kaptırdığımızda "Ortam sürükleniyorsa sürünmekten başka yapacağımız hiç bir şey yoktur." Az okuyoruz veya hiç okumuyoruz.
Başarılı insanlar topluluğuna takılıp başarıya uçmuyorsak başarının dinamiklerini incelemeliyiz. Başaranların hayatı ve yaptıkları bu konuda bize yol gösterecek en açık ışıktır. Başka türlü bizi pasifize eden kalıplardan kurtulamayacağız.
Hayatın bazı insanlara "tesadüfen başarma, yükselme, zengin olma vs." şansı tanıdığını zannedenimiz çoktur. Bir çoğumuz müzisyenlerin, yazarların, şairlerin, para babalarının bu işi anne karnında kendilerine verilen kabiliyetlerle gerçekleştirdiklerini sanırız. Bu inanca göre bazılarının ne maharetli anneleri varmış. Bu yanlış zanları kabul etmeyen bir çok insan bile farkında olmadan aynı kalıplarla kendisini kilitlemiştir. En meşhur zenginlerin bir zamanlar simit sattıklarını, ayakkabı boyacılığı bile yaptıklarını öğrenince şaşırırız. Bir çok yazarın vaktiyle kalemi bile tutamamalarına inanamayız.
Neden bazı insanlar bazıları arasında sıyrılıverir veya sivriliverirler. "Adaletli ve şefkatli yaratıcı, normal şartlar altında doğan her insanı her türlü başarıya ulaşabilmelerine imkân tanıyan bir potansiyelle dünyaya göndermiştir. Ancak dünyaya geldikten sonra sınırlılıklar başlatılır. Anne-babası veya çevresi tarafından aşağılanan bir çocuk etrafında kalıplar başlamıştır. Daha sonra insan "var olduğunu" hissettirmek amacıyla çırpınmaya başlar. Bakkaldan getirilen bir ekmek, ilk karne notları, takdim edilen bir çiçek, içinde bu amacı gizli tutar. Oysa bazı insanlar "bu olmamış", "sen bunu başaramazsın" demekten çekinmezler. Bizler de çoğu zaman sözleriyle cinayet işleyen, kabiliyetleri körelten; başarısızlık, çekingenlik, korkaklık imajı oluşturan insanlardanız ne yazık ki... Yas tutmayı sevdiğimiz kadar, eleştirmeyi, olumsuzlukları ileri sürerek karanlık bir zihinsel tablo oluşturmayı seviyoruz.
İnsan her teşebbüsünde hedefine ulaşamadığında bunu başarısızlık olarak görürse bulunduğu noktada çakılır. Oysa durumu yeniden inceleyen insan için her başarısızlık başarıya bir adım daha yaklaşmanın işaretidir. Ani yükselişlerin ise gerçek başarıyla ilişkisi yoktur. Bir balon gibi büyür ve söner.
Hayalimizde yaşadığımız iç konuşmaların fiillerimizde oluşturduğu sınırlara bakınız: "Zengin olmak mı? Bu iş için büyük sermaye lazım. Yazar olmak mı? Konuşmasını bile bilmiyorum; anne karnında böyle bir şey öğrenmedim. Erkek ve kadın arasındaki küçük bir farktan başka kimin beyni kimin beyninden küçük veya büyük.
Kaderin sahibi kimseyi başarısızlığa zorla mahkum etmemiştir. Ortamın sürükleyişine kendimizi kaptırdığımızda "Ortam sürükleniyorsa sürünmekten başka yapacağımız hiç bir şey yoktur." Az okuyoruz veya hiç okumuyoruz.
Başarılı insanlar topluluğuna takılıp başarıya uçmuyorsak başarının dinamiklerini incelemeliyiz. Başaranların hayatı ve yaptıkları bu konuda bize yol gösterecek en açık ışıktır. Başka türlü bizi pasifize eden kalıplardan kurtulamayacağız.
26 Kasım 2010 Cuma
SU OL
Bir an için sen su olduğunu düşün. Su denli özel, su denli yararlı ve su denli çok, tükenmez... İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı doldurmazsın. Yani seni dinleyenlere sesini duyuramazsın... Unutma dahaçok bağırdığında daha çok dinlenmezsin, gürültünün parçası olursun yalnızca!.. Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü; "Su nasılsa burada, gerek yok ki suyu kana kana içmeye" diye düşünürler... Tıpkı, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi!Ormandaki hiçbir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye dek. Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin gereksinimlerini giderdiler. Onlar için en uygun olan kendi istedikleri zamanda.
Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez... Ve su gibi yaşam kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol. Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!..
Suysan tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; sana "felaket" denmesin!
Suysan bir bardağa sığabil ki damarlara girebilesin!.. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi gerekli ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu da unutma. Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de "kıyametler" koparıcı olabileceğini unutma...
Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, yaşam verirsin çevrene.
Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi.
Tercih elindeydi hep ve hep de "senin" ellerinde olacak... Ya tutmayı öğreneceksin dilini ya da hiç durmadan konuştuğun için, yalnızca bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zanettireceksin çevrendeki insanlara!
Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini...Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin...
Konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun sözcükleri seçmeye çalışacaksın...
Yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, zaman yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin "kıyıya yanaşmasını" bekleyeceksin!..
Demeyeceksin "Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.."
Demeyeceksin "Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim. Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!.."
Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın, ama maalesef değil...
Ağzını açıp "Şelaleden dökülen suyu" içmeye çalışan bir tavşan gödün mü hiç?.. Ya da önüne çıkan ağaçları bile sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşanbir ceylan gördün mü?Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; beyni olan her canlı gibi!
Hadi... Sen şimdi "su olduğunu" düşün ve kendini "su gibi" hisset...
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı... Su gibi yaşam kaynağı ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu anımsa...
Ama yine su gibi "bir kiçik bardağın içine" sığdır ki kendini girebilmeyi öğren insanların damarlarına. Yaşam ver... Vazgeçilmez ol!...
12 Kasım 2010 Cuma
MUTLULUĞUN GİZİ TÜM HARİKALARI GÖREBİLMEKTİR
Bir tüccar mutluluğun gizini öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel şatoya varmış. Söz konusu bilge, burada yaşıyormuş.
Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masada varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama mutluluğun gizini açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.
Ama, sizden ricada bulunacağım diye eklemiş, delikanlının eline bir kaşık verip, sonra bu kaşığa iki damla sıvı yağ koymuş. Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.
Delikanlı sarayın merdivenlerini inip çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.
Güzel demiş bilge, "Peki, yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvanbaşının yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?"
Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.
"Öyleyse git, evrenin harikalarını tanı" demiş ona bilge. "Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin."
İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zerafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini tüm ayrıntılarıyla anlatmış. "Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?" diye sormuş bilge.
Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.
"Peki" demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, "Sana verebileceğim tek öğüt var: Mutluluğun gizi dünyanın tüm harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan..."
"Bir çoban gezmeyi sevebilir, ama koyunlarını asla unutmaz."
Simyacı, Can Yayınları.
Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masada varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama mutluluğun gizini açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.
Ama, sizden ricada bulunacağım diye eklemiş, delikanlının eline bir kaşık verip, sonra bu kaşığa iki damla sıvı yağ koymuş. Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.
Delikanlı sarayın merdivenlerini inip çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.
Güzel demiş bilge, "Peki, yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvanbaşının yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?"
Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.
"Öyleyse git, evrenin harikalarını tanı" demiş ona bilge. "Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin."
İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zerafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini tüm ayrıntılarıyla anlatmış. "Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?" diye sormuş bilge.
Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.
"Peki" demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, "Sana verebileceğim tek öğüt var: Mutluluğun gizi dünyanın tüm harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan..."
"Bir çoban gezmeyi sevebilir, ama koyunlarını asla unutmaz."
Simyacı, Can Yayınları.
26 Ekim 2010 Salı
İKİ KAHVE, BİRİ ASKIDA
İtalya'da Napoli'nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar da, espressolarımızı içiyorduk. İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) dedi, iki kahve parası verdi, bir kahve içip gitti, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt astı.
Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) dediler, üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler. Barmen "askı"ya yine bir küçük kağıt astı.
Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu.
Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski, püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve barmene "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi. Barmen hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı, gitti. Barmen ise tezgahın üzerindeki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı.
Bu gözlemimizin sonunda, gözlerimizi yaşartan, fakat kesinlikle örnek almamız gereken bir "İtalyan toplumsal terbiyesi" öğrendik:
Yardım etmek için insanların gereksinimlerini belirlerken, yalnızca yaşamsal gereksinimlerle sınırlı kalmak zorunda değiliz.
Bir Napolili için, yaşamsal olmasa da kahve, günlük yaşamda önemli bir yer tutmaktadır.
Kahve içebilecek kadar parası olmayan kişilere yardım edebilecek düzeydeki kişiler, kendileri bir kahve içerken, fazladan bir kahve parası daha ödüyorlar. Yardım ettiği kişiyi görmedikleri için bu kişiler de daha mutlu oluyorlar, kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul eden kişiler ise huzurlu oluyor.
Yardım eden ile alan arasında, bu caffe-bar'daki garson gibi, köprü görevi yapan kişilerin ise güleryüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor.
İçeri giren yoksul bir kişinin "Bana askıda kahve var mı?" diye sormasına gerek bırakmamak için "askıda kahve olduğunu" belirten kağıt parçalarını kolaylıkla görünebilen bir yere asmak ise bu olgunun çok zarif bir bölümünü oluşturmaktadır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)